Festivallerden favori kareler

Güzel festivaller gördük bu yıl.  Bunlar da festival dolu bir yazdan geriye kalanlar…

Efes Pilsen One Love Festival


Primavera, İspanya

Sonisphere


Sziget, Macaristan


Lowlands, Hollanda


La Route du Rock festival, Fransa

Lowlands bacaları tüter

Herşey Lowlands’e üç gün kala başladı. Çok sevdiğim Hollandalı bir arkadaşımın bana Lowlands pass’i ayarlamasıyla birlikte ışık hızıyla Amsterdam’a tren bileti aldım. 3 saat içerisinde Amsterdam’a vardıktan sonra koşarak Lowlands’e gittim. Üçüncü kez Lowlands sahalarında gezmek benim için inanılır gibi değildi.

Tek günlük Lowlands macerası hızlı başladı. Festivaldeki ikinci büyük sahne olan Bravo sahnesinde bu yılın gözde isimlerinden Foals sahne alıyordu. Fransa’da onları kaçırıp Hollanda’da yakalamak baya şans oldu. Total Life Forever parçasıyla konsere başlayan gruba ilgi büyüktü. Açlıktan ve susuzluktan konseri sonuna kadar izleyememiş olsam da Foals benden 10 üzerinden 8 aldı. Yiyecek birşeyler alırken alandaki aksesuarların güzelleştiğini fark ettim. Geçen senelere göre prodüksiyon daha iyi gözüküyordu. Saat 4.30′a doğru Mumford&Sons’ı izlemek üzere Alpha sahnesine gittik. Gitmemle gözlerimin kocaman bir oldu çünkü çadır dolup taşmıştı resmen. Hollandalıların Mumford&sons’a bu kadar ilgi gösterdiklerini hiç tahmin edemezdim. Kings of Leon’un biraz daha country/folk tarzı olarak görülen grubun uyumu muhteşemdi. Herkes şarkılara eşlik etti, Little Lion Man de ben dahil hepimiz çıldırdık.

Mumford & sons’dan sonra iflah olmamız zor da olsa sesini çok beğendiğim Marina & the diamonds’a göz atmak için India sahnesine g ittik. Bu sefer minik olmanın avantajıyla önlere sıvışabildim neyseki. Sarı pançosu ve 80′lerden kalma gözlüğüyle sahneye çıkan 24 yaşındaki Marina sesiyle bizi büyüledi; ama sahne performansı olarak beklentimi karşılamadı. Numb ve obsessions parçalarını piyano başında söylese de sürekli sesini ön plana koyarak iyice sıkıcı bir hale gelmemek için kendini geliştirmesi gerektiği kesin.

Marina’dan sonra sıkıldığımız ve biraz da yorulduğumuz için bir yere çömeliyoruz. Yakınımızdaki çadırda Gaslight Anthem çalmakta. Ancak uzaktan duymakla bile söyleyebiliim ki teenage rock grubu kendileri. Saat 8′de merakla beklediğim Local Natives India sahnesinde. Onlar da çok vokal üzerine kurulu oldukları için birkaç sonra canınızı sıkabilen cinsten, ama parçaları pürüzsüz çalıyorlar. Bu kadar indie sefası yeter dedikten sonra en büyük çadır olan Grolsch’a LCD Soundsystem’ı izlemeye yöneliyoruz. Sahnede sekiz kişi olan LCD’de tabii ki yine James Murphy ortalığı yıkıyor.Özellikle davulların ön plana çıkmasına bayıldığım kısımlarda “I can change”‘i dinlerken kendimden geçiyrorum. Tabii bu arada çadır da yine dolup taştı.

LCD’den sonra küçük bir atıştırma arası alıyoruz ve ardından yine India sahnesindeki Beach house’a gidiyoruz. Beach House ile çakışan Snow Patrol’u elediğimiz için Beach House’da nispeten fazla seyirci yok. Grubu izlerken Victoria’nın sesine aşık oldum desem yeridir.Şarkılar tam sevgiliye dans edip sallanma havası veriyor bize..

Konserden sonra Snow Patrol’dan çıkan insan kitlesini izliyoruz. Bu arada Lowlands’deki minik gölün üzerine balık şeklinde balonlar yapıp yerleştirmişler. Çok basit bir tasarım inanılmaz bir hava katmıştı göle. Zaten alandaki ilginç mekanlar, oyunlar ve tasarımlar bize her sene olduğu gibi  bizi gülümsetmeyi başardı.

Lowlands seçmeleri

Üç yıl ard arda Lowlands sahalarındayım.

Bundan önceki iki senenin en’lerini hatırlayıp Lowlands’e hazırlık yapalım hadi.

En iyi performans: Sigur Ros – 2008

En olaylı performans: Grace Jones – 2009 (sahneye yaklaşık yarım saat geç çıktığı için)

En eğlendiğim performans: Doctor Disco ile  Whitest Boy Alive’ı izlediğim zaman – 2009

En duygulandığım performans: Florence and the Machine’in Florence’ıyla tanışıp ardından konserini izlediğim an – 2009

Kaçırdığıma en çok üzüldüğüm performans: Arctic Monkeys – 2009

En abartıldığını düşündüğüm grup performansı : The Ting Tings – 2008

En heyecanlandan delirten performans: The National’ı ilk kez izlediğim zaman  - 2008

Kalabalıktan çadıra adım atamamı neden olan performans: Basement Jaxx – 2009

Vazgeçemediğimiz festival: Lowlands

Her yıl Ağustos’un üçüncü haftasında Hollanda’da düzenlenen Lowlands zamanı geldi çattı. Yine şansımız yaver gitti ve bir günlüğüne de olsa Cumartesi günü festivale uğrama nimetine kavuşacağız.

Mumford & Sons, Marina & the Diamons, Foals, LCD Soundsystem, Local Natives ve Snow Patrol bizleri bekliyor! Ayrıntılar için takipte kalın.

Lowlands 2009

Harikalar diyarı Lowlands’e hoşgeldiniz! Yine büyüklü küçüklü sahneleri, renkli dekorasyonları ve farklı etkinlikleriyle birkez daha Biddinghuizen’da Lowlands festivalindeyim. Festivalin line-up’ında bu yaz İstanbul’da ağırladığımız The Prodigy, Kaiser Chiefs, Razorlight, Klaxons gibi isimler de var. Biz bu bilindik isimlere bakmak yerine yeni ve farklı isimlere göz atalım diyoruz ve yola koyuluyoruz.

1.GÜN

Bu sene de tarihlerin denk gelmesiyle kendimi Lowlands’de buldum. İlk gün anlaşılmayacak bir hızla geçti. Havalimanından festival alanına arabayla gitmenin aslında bir intahar girişimi olduğunu ancak yolda anlayabildik.Küçücük hollanda’da yarım saatte gidilecek yolu 1,5 saatte gitmemizin ardından maalesef Lilly Allen’ı da kaçırdım. Aldığım duyumlara göre Lilly Allen çok iyiymiş ve “Womanizer” şarkısını full söyleyerek tüm izleyenleri çıldırtmış. Bunu duyunca “kahretsin ben de orda olmalıydım”! diye haykırdım.

Faith No More’u izlemek için yola koyulmuşken festival alanında geçen seneye göre bazı değişiklikler gözümüze çarptı. Daha fazla çadır vardı, aydınlatma çok daha iyiydi ve alanda sushi bile vardı!

Geçtiğimiz hafta İstanbul’da konser veren Faith No More’u izlemek için sahne önüne sıvıştık, meğer Hollandalılar Faith No More’u çok da sevmezmiş. Kırmızı takım elbiselerle sahneye çıkan topluluğun solisti bir ara dinleyicilerin yanına inip şaklabanlık yapmış olsa da yarım saat sonra oradan kaçıverdik. Daha ilk günden çöp festivale dönüşen Lowlands’de rotayı Kasabian’a çevirdik. “Girl Band” olarak nitelendirilen Kasabian’ı izleyen kızdan çok erkek vardı… Yol yorgunluğu olsa gerek, pilimin hızlı bitmesiyle geceyi Grizzly Bear ile kapatmaya karar verdim. India sahnesinde pek de kalabalık değildi, Grizzly Bear ise fazlasıyla slow tune’larıyla seyirciyi baymayı başardı, haliyle ben de hayalkırıklığına uğradım.

Gecenin sonunda Amsterdam’a dönebilmek için son treni yakalamak uğruna bavulumla speedy gonzalez havama bürünüyorum… Festival Amsterdam’a o kadar da yakın değilmiş!

2.gün

2 saat kadar süren tramvay-tren-otobüs yolculuğundan sonra hızlı adımlarla India sahnesine Patrick Wolf’u izlemek için gidiyorum. Sadece son 2 parçasını yakalamama rağmen bu ilginç çocuğun enerjisi müthiş! Uzaylı kıyafeti ve saçlarıyla klavye başında “Like a Virgin”’i çalıp ordan “Magic Position”’a dönüp tüm seyircinin alkışını toplamayı başardı. Bravo sahnesinde Moderat’a baktığımız zaman insanların bu ikili sayesinde kendilerinden geçtiğini fark ettik, biz de performansın hakkını verdik ve kafayı bulduk. Ardından en küçük sahnelerden biri olan Lima’da Balkan müzikleriyle film müziklerinde de yer alan topluluk Devotchaka’ya göz attık. Küçücük sahne’de grubu izlemek isteyenler dolup taşıyordu. 4 parça sonra biraz bayıp burdan X-ray’deki Lady Sovereign’e bakalım dedik. Bu arada DJ performansları çıkmadan önce Lowlands ekibinin seçtiği dj’ler çalıyor; ancak o kadar kötü çalıyolar ki etraf siren seslerinden geçilmiyor ve biz kaçışıyoruz. Hollandalıların kafaları da mütematiyen güzel olduğu için kimse ne yaptığını ne ettiğini bilmiyor zaten, herkes bizimle Hollandaca konuşuyor. Bu noktada Hollandaca bilmenin faydasını bol bol Jgördüm

Lady Sovereign dans müzikten tekno’ya hızlı bir geçiş yapınca biz oradan toz oluyoruz. Aynı şekilde dj setinin başında ilk başlarda problem yaşayan Vitalic’de ağır bir set çalıyor. Biraz daha sakin müzikler dinlemeye karar verip Alpha sahnesindeki Kyteman’s Hip Hop Orkest’i izleyelim diyoruz. Bu kalabalık grupta yok yok! Rap’çisi, Hip hop’çusu derken aradan trompet sesleri çıkıveriyor…Tam Efes Pilsen One Love için uygun bir grup diyoruz! İstek üzerine Charlie sahnesindeki Jack Penate’e gidiyoruz. Çok uzun bir soundcheck seasından sonra grup sahneye teşrif ediyor ve Kasabian havası veriyor. Yine de parlamaları için zamanları olduğunu düşünüyorum. Son durak Basement Jaxx. Biz Grolsch sahnesine yol aldığımızda önümüzdeki sonsuz kuyruğu görüyoruz. İnsanlar çadırın dışına taşmış, Led ekranın önü dolu, gidecek bir yer yok, zar zor birşeyler duyup görebiliyoruz; ama Basement Jaxx insanları çoktan delirtmeyi başarmış!

3.gün

Festivalin son günü. Aslında benim için en değerli gün olarak da değerlendirilebilinir çünkü çok görmek istediğim Little Boots, Arctic Monkeys, Florence and the Machine gibi isimler var. İlk izlediğim isim Amerikalı topluluk Vampire Weekend. Açıkcası şarkıları biraz bayıyor;ancak yeni albümde yer alacak parçaları hiç de fena değil. Hemen ardından Alpha sahnesinde Snoop Dog yer alıyor…Kalabalık yine çadırın dışına taşmış, dağ olmuş vaziyette. “Yooo Snoooooopp Dog” diye çıkıyorlar sahneye. 2-3 bol küfürlü rap şarkısı dinleyip oradan uzaklaşıyorum. Festivalde Live XS’in yaptığı standda bazı gruplar Cd imzalıyor, yakıcı sıcağa rağmen ben de Florence’ın imzasını almak için kuyruğa giriyorum. Herkesin elinde su tabancası, şakalaşmalardan ben de nasibimi alıyorum. Florence Welsch dünya tatlısı bir kız, çok mütevazi. Cd’mi imzalattıktan sonra ofis arkadaşım Sarp’la keşfimiz olan Little Boots’u izlemek için India sahnesine yöneliyorum. Önceki şovlarında aslında senkronizasyon problemi yaşadıklarını gördüğümüz grup kendilerini geliştirmiş, kusursuzca dans etmemizi sağlıyor ve çadırı dolduruyor. Konserin bitmesiyle eş zamanlı olarak karşı çadırda The Whitest Boy Alive çalmaya başlıyor. Çadır tıklım tıkış, grup yeni albümündeki elektro ağırlıklı parçaları çalıyor ve hepimiz mest alıyoruz. Festivalin en çok merak ettiğim ismi olan Florence and The machine ise alana çok uzakta kaldığı için erkenden uzaklaşıyorum. Yer tutayım diye gittiğim Charlie sahnesi çoktan dolmaya başlamış bile…Sahne dikkat çekici, çiçekler, kuşlar, kısacası albümdeki aynı tema sahneye de yansıtılmış. Performans başladığında hepimiz büyüleniyoruz, Florence’ın sesi Feist kadar pürüssüz, sahne performansı da bir o kadar mükemmel. Rabbit Heart parçasını dinlerken adeta gözümden yaş geliyor. Florence and The machine ile hemen hemen aynı zamanda çalan Metric’i kaçırmama rağmen hiç üzülmedim.

Duygusallığı bir kenara bırakıp Bloc Party’e gidiyorum arkadaşlarımla. Grup pek de havasında değil gibi gözüküyor…Ardından festivalin en büyük isimlerinden biri olan Grace Jones’u izlemek için Grolsch sahnesine gidiyoruz. Kalabalık inanılmaz ve tahmin edebileceğiniz üzere etrafta pek çok gay çift var. Sahne’de perde var ve belli ki arka tarafta baya yoğun çalışmalar yapılıyor. Bekliyoruz, bekliyoruz, biraz daha bekliyoruz. Yuhalanmalar arasında Grace Jones 20 dakika (!) geç de olsa muhteşem bir açılış yapıyor. Kafasında ilginç bir şapka, mini bir şortla sahnenin üst kısmında bir yerde karşımıza çıkıyor o gür sesiyle. Parçalar arasında da hep kostüm değiştiriyor. Lazer şovlar arasında yaptığı olağanüstü şovla 64 yaşında olduğuna inanmak mümkün değil.

Gecenin sonuna geliyoruz… Şehire dönmek için geç kalmamam gerekiyor, Arctic Monkeys’i bu durumda feda etmek zorunda kalıyorum. Çöp yığınları arasında otobüs, tren, tramvay şeklinde Amsterdam’a geri dönüyorum. Festivalin tadı yine damağımızda kaldı.

Lowlands 2008


Bu hafta Amsterdam’a 1 saat uzaklıkta olan Biddinghuizen’da düzenlenen ve 55.000 kişinin katıldığı Lowlands festivaline gitme fırsatı buldum. Bu festival 2 ay önce gittiğim Pinkpop festivaline göre çok daha büyük bir festivaldi. Alanda 10 farklı çadır bulunuyordu; 7′si müzik çadırı, 1′i komedi çadırı ve diğer 2′si film çadırları. Anlayacağınız üzere bu festival sadece bir müzik kasabası değil aslında 3 gün boyunca hiç sıkılmadan vakit geçirebileceğiniz bir eğlence parkı gibiydi. Ayrıca etrafta hazırlanmış özel oturma mekanları,değişik dükkanlar ve aktiviteler de cabası…Benim favorilerim etrafta gezen DJ arabası, arabayla oynanan tetris ve silent disco oldu.

1. Gün – Cuma

Akşamüstü 3 gibi alana girdik… Trafik yoğun olduğu için biraz geç kaldık. Bulutların arasından ara ara çıkan güneş sayesinde yağmursuz bir gün geçirmeyi başardık. Hem İstanbul’da hem de Amsterdam’da kaçırdığım ve dinlemeyi dört gözle beklediğim The National’ı izlemek için Grolsch sahnesine doğru yol aldık. Bu arada alanda yürürken alanın ne kadar büyük olduğunu fark ettim. Alan Rock’n Coke’un 3 katı,Pinkpop’un 2 katı kadardı! Sahne önünde yerimizi aldık ve grup saat 4′te sahneye çıktı. Yavaş yavaş şarkılarıyla tempolarını arttıran grup, mükemmel bir performans sergiledi! Bir ara grubun solisti Mark seyircilerin arasına karıştı ve omuzlara alındı :) . Sonunda onları dünya gözüyle izlemek çok güzeldi.

Buradan sonra Amerikalı grup The Budos Band’den birkaç şarkı dinleme fırsatı buldum. “Funky caz grubunu” beğendim, ordan The Ting Tings’e geçtik. İlk iki şarkı grubu üne kavuşturan “We walk” ve “Shut up and let me go idı. Bundan sonraki şarkılar bize biraz kabak tadı verdi. Açıkcası grubun overrtated olduğunu düşünüyorum. Herneyse burdan İngiliz The Kooks grubunu izlemeye gittik. Alpha sahnesi çok büyük bir çadır ve The Kooks’un bu kadar ilgi gördüğünü görmek ilginçti. Festival için iyi bir grup olmasına rağmen benim için herhangi bir brit pop/rock grubundan hiç farklı değildi açıkcası. Burada 4-5 şarkılarını dinledikten sonra india sahnesine Santogold’u izlemeye gittik, bu arada sahnelerin araları çok uzak olduğu için yürümek epey bir uzun sürüyordu. Santogold maalesef benim tarzım olmadığı için fazla dayanamadım. Sırada The Flaming Lips vardı. Çadırda rengarenk balonlar uçuyordu. Belli ki grup görsel bir şölen yapıyordu seyirciler. Avrupadaki turnelerinin son ayağı olduğu için oldukça hareketliydiler. Gecenin son durağı ise Infadelsti. Aralık sonuna doğru Babylon’a gelicek olan bu grubu merakla bekliyordum. Çadır dolup taşmıştı ve günün en iyi 2. performansını izlettiler bana, oldukça enerjik ve hareketliydiler. (Tabii onları izlerken girdiğim çamur batağı ve üzerime dökülen biralardan bahsetmek bile istemiyorum :)

2. Gün- Cumartesi

Sabah Amsterdam’da iyi bir öğlen yemeği ve gezmeden sonra saat 3 gibi alana gittik. Girişe en uzak olan ve en küçük olan Charlie sahnesinde White Lies vardı. Grubun 2 şarkısını biliyordum ve performanslarını merak ettiğim için gittim. Nitekim bildiğim 2 şarkıyı başta çaldılar ve 3. şarkıdan sonra biraz can sıkıcı olmaya başladılar. Editors ve Interpol’den esinlenilmiş bir İngiliz grubu olmaktan ziyade solistin sesinin çok güçlü olmayışı ve şarkıların birbirine benzerliği 5. şarkıda benim diğer sahneye doğru yol almama neden oldu.

Saat 16.30′da festivalin en büyük çadırı olan Alpha sahnesinde N.E.R.D sahne aldı. Saat biraz erken olsa da N.E.R.D’yi görecek olmanın keyfi vardı bende,çadır seyircilerle dolup taşmıştı. Bu arada seyirciler grubu beklerken bizlere fırlatılmış olan şişirilmiş topun içindeki kamera herkesi eğlendirdi. Top elden ele dolaştıkça kamera çekimleri ekranlara veriliyordu.Neyse grup sahneye çıktı ve ortalık inledi. 1 saatlik güzel bir performanstan sonra festival alanının diğer ucundaki India çadırında British Sea Power’ı görmeye gittim. Gayet keyifli olan bu grubu da izledikten sonra The Breeders’a baktım. Maalesef miladı geçmiş bir grup olarak artık emekliye ayrılmaları gerektiğini düşünüyorum çünkü performansları çok kötüydü. 2 şarkı dinledikten sonra etraftaki çöplerin üstünden atlaya atlaya Alpha sahnesine geri döndük. Sahne önüne girdik ve Franz Ferdinand’ı beklemeye başladık. Geçen sene RnC’ye gelmesine rağmen ben izleyememiştim, o yüzden gayet heyecanlıydım. Şayet grup oldukça keyifliydi ve çok iyi bir performans sergiledi. Tahmin edersiniz ki “Take me out” şarkısında herkes coştu.

3. Gün- Pazar

3. gün festivalin son günüydü ama aslında en yoğun günü oldu. Aynı zamanda çok da keyifli gruplar izleme fırsatı buldum. Yorgunluktan biraz bitkin düşmüş olsam da son bir gayretle bu günü de birçok grubu görerek bitirmeyi başardım. Saat 2 gibi festival alanındaydım ve hemen We are Scientist’i görmeye gittim. Açıkcası 2 şarkı dinledikten sonra We are Scientists’in benim için ortalama bir İngiliz grubundan hiçbir farkı olmadığını anladım. Burdan Lima sahnesine İsveçli Lykke Li’yi izlemeye gittim. Kendisi Ocak ayında Groningen’da düzenlenen Eurosonic festivalinde de vardı ama ben kaçırmıştım. Şarkıcının sesi inanılmaz güzel ve performansı da gayet iyi, yakın gelecekte Türkiye’de görmek istediğim isimler listesine koydum kendisini.

Ardından Indie sahnesine Yeasayer’i görmeye gittim. Lykke Li’den sonra çok daha elektronik bir müzikti ve çok tatmin olmadım onlardan. Tabii bu arada kısıtlı vaktim olduğu için ve acele etmem gerektiği için sadece 3 şarkı dinleyip başka bir çadıra Hercules and The Love Affair’i izlemeye gittim. 80′lerden kalma gibi gözüken bu grup disko müziği tarzındaki müzikleriyle herkesi coşturmayı başardı. Sadece elektronik değil ama ayrıca enstürmantel müziğe de yer veren grup oldukça eğlenceliydi. Burda tüm konseri izledikten sonra Jamie Lidell’i izlemeye geçtim. Funky caz olarak nitelendirebileceğim Jamie Lidell seyircileri memnun etmeyi başarmıştı. Burda da 4 şarkı dinledikten sonra festival alanının en uzak köşesindeki ve en küçük çadırı olan Charlie’ye gittik. Sahnede Get Well Soon adlı bir indie grup vardı; performansları iyi olmasına rağmen seyirciyi maalesef eğlendirmeyi pek başaramadılar. Get well soon tatminsizliğinden sonra festivalde ben de dahil olmak üzere birçok kişinin beklediği MGMT grubunu görmeye gittim. Hem radyo da hem televizyonda inanılmaz reklamları yapılıyordu ayrıca. MGMT’yi izlemek için oldukça kalabalık bir seyirci kitlesi vardı ve aralara sıkışıp onları izlemeye başladım. Oldukça keyifli ve eğlenceli bir grup kendileri, umarım onları da yakında Türkiye’de görebiliriz. MGMT’den sonra yine Charlie sahnesinde Black Kids vardı; ancak Floridalı grubu izlemeye giderken birden yağmur başladı ve herkes çadırlara üşüştü. Biraz sıkışsak da Black Kids’in “Listen To Your Body Tonight” gibi eğlenceli şarkılarını dinlemek bizim için yeterli oldu. Black Kids’in tüm performansını izleyince Crystal Castles’a geç kaldık. Zaten çok küçük olan X-Ray sahnesinde yer alan Crystal Castles performansını görmek için öyle yoğun bir ilgi vardı ki içeri bile giremedik; ama her zamanki gibi müzikleri kulağa çok ilginç geliyordu. Gruba geç kaldığım için biraz festival alanını dolandık. Festivalin son beklediğimiz ismi Sigur Ros’u göreceğimiz için heyecanlıydık. Sigur Ros sahne aldığı zaman hepimiz hipnoz altında gibiydik, grubu kesinlikle bir kere canlı izlemek gerekiyor. Sanatçının performansıyla büyülenirken festival alanınında yağmur yağıyordu, tam Sigur Ros’a uygun bir havaydı. 1,5 saatlik bir performanstan sonra görkemli bir şekilde onları uğurladık ve biz de son bir kez festival alanında tur attık.

3 günlük yoğun bir festival programından sonra oldukça bitkin düştüm; ancak böyle iyi grupları izlemek çok büyük bir keyifti. Nispeten yağmur da çok az yağdı diyebiliriz. Yakında başka bir festivalde görüşmek üzere…