Bu kez istikamet Lizbon. İspanya’nın hemen yanındaki Portekizden, okyanus kenarında bir festivalden yana kullanıyoruz tercihimizi. Beniccasim festivali ile çakışan ve programları bir hayli benzeyen Optimus Alive’ı tercih etmemizin tek sebebi ise hem Radiohead’in hem de Florence + The Machine’in bu festivalde sahne alacak olmasıydı.

2007’den bu yana Alges nehrinin yanındaki Oeiras’da düzenlenen Optimus Alive kartlarını mainstream sanatçılara oynayan bir festival. Bir nevi Rock’n Coke vari diyebiliriz. Gelin görün ki bu festival yolculuğu ile her ayrıntı planlandığı gibi gitmedi. Uzun kuyruklar, yarım yamalak dinlenebilen konserler, son dakika iptal olan bir konser; ama bunların yanısıra gelen sürpriz arkadaşlıklar ve üç sahneye bölünmüş nefes kesici performanslar yaşandı bu festivalde. Etkileyici bir iphone aplikasyonuna rağmen basit organizasyon hatalarını görmezden gelmeye çalışarak kısaca konserleri gözden geçirelim…
Snow Patrol: Ağlamaklı pop şarkılarını dinlemeyi bırakalı baya oldu; ama eski hit parçalarının hatrına İrlandalı / İskoç beşli Snow Patrol’a kulak verdim. 2000’lerin başında özellikle Grey’s Anatomy dizisinde kullanılan “Chasing Cars” şarkısı ile ünlenmiş grup bana sorarsanız catchy pop şarkısı yazan ve asla bir Coldplay kadar büyük olamayacak bir grup. Ana sahnenin görkemi arasında 5 dikdörtgene bölünmüş ışık oyunlarına yer verirken şarkılarının romantik ve bir o kadar dramatik halleriyle detone olmadan;ama tek düze bir performans sergiliyorlardı. Konserin yarısını metrelerce uzaklarda, bilekliğimi almak için bir saat kadar sırada beklerken dinledim. “Just say yes” ile konserini bitiren Snow Patrol bir kez daha neden teenage kızların sevgilisi olduğunu bana hatırlattı.
The Stone Roses: Festivalin ilk gecesi headliner’ı sayesinde bir efsanenin geri dönüşüne tanıklık etti. Bu yaz neredeyse tüm Avrupa festivallerini gezen The Stone Roses bu kez Portekiz’deydi. Yıllar önce Amsterdam’da solo izlediğim Ian Brown’u bu kez The Stone Roses ile izlemek düşündüğümden farklı bir tecrübe oldu. Yılların izlerini yüzünden saklayamayan Brown, ilerleyen yaşını saklamasa da Ethiopia bayrağı ile çıktığı sahnede geri dönüşünü kutluyordu. “I Wanna Be Adored” parçası ile konsere başlayan Manchester’lı dörtlü, konserde “Made of Stone”, “Waterfall” gibi efsanevi şarkılarını seslendirip “I am the resurrection” ile sona erdirdi. Konserin ilk yarısı enerjisizliğini hissettiren solist Ian Brown neyseki konserin ikinci yarısında kendini toparladı.
Mumford & Sons: Daha önceden Lowlands ve Coachella festivallerinde izlediğim folk rock’ın dahi Amerikalı grubu Mumford & Sons ilk kez Portekiz’deydi. Birkaç hafta önce elini kıran Marcus Mumford, grubun turne imkanlarını zorlayarak 2 ekstra grup elemanıyla turneye devam ediyordu. 11 şarkılık setlist’ine ukulelede en çok çaldığım parçalardan Little Lion Man ve Winter Winds’i de sığdıran grup, yeni albümünden de bahsetmeyi ihmal etmedi. Eski şarkıları artık ezberdik, yeni şarkıları bekliyoruz dedik ve gecenin hayalkırıklığına doğru ilerledik.
Morcheeba: “Morcheeba mı? Hani Florence + The Machine izlemeye gidiyordun?” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız, plan öyleydi; ama her şey planlandığı gibi gitmedi maalesef. Festivalin başlamasından bir gün önce ses kaybı yaşadığı için Beniccasim ve Optimus Alive festival performanslarını iptal etmek zorunda kalan Florence ben dahil olmak üzere birçok müzikseveri hayalkırıklığına uğrattı. Bütün sene Ceromials albümünü dinleyip avunurken bu iptal şok etkisi yapmıştı. Öyle ki insanlar alanda Florence’ın fotoğrafının yanına gidip “damn you!” diyorlardı. Bu trajikomik tabloyu unutmaya çalışıp son dakikada Florence + The Machine’in yerine konan Morcheeba’yı izlemek için ana sahne alanında buldum kendimi. Herkesin şaşkınlığını ve hayalkırıklığını fark etmiş olacak ki, İngiliz trip-hop grubunun solisti Skye Edwards “Biliyoruz bu gece Florence’ı izlemeyi bekliyorsunuz ama elimizden geleni yapacağız” diyerek açılışı yaptı. Bir Cumartesi gecesi trip-hop şarkılarıyla salınırken “şimdi bir Florence şarkısı söylese bomba olurdu” diye içimden geçirirken sanki o anda düşündüğümü hissetmiş gibi Edwards şarkı arasında “keşke Florence şarkısı bilseydim, size söylerdim” diyip “You’ve got the love” parçasını mırıldandı ve konserine devam etti. Eh, ne yalan söyleyelim, Florence’ın yerini doldurmak pek de kolay değil. Görünüşe göre Portekizliler benimle hemfikirdi. Taksi şöförleri bile.
The Cure: Florence şokunun hemen ardından bir başka efsaneyi, The Cure’u ağırladı Optimus Alive sahnesi. 2003 yılında Rock’n Coke organizasyonuyla ülkemize gelen The Cure’u yurtdışında olduğum için izleme fırsatı bulamadığım için bu performans için epey heyecanlıydım. Solist Robert Smith’in ilerleyen yıllara karşı sahnede nasıl genç ve güçlü durduğunu görmek büyüleyiciydi. Plainsong ile konsere başlayan The Cure, üç bis yaptığı üç saatlik performansında tüm bilinen şarkılarını çaldı ve adeta yıllara meydan okudu. Kimse onların bu kadar uzun sahnede kalmasını beklemiyordu. Gece sıkı ayaz yapan mekana The Cure resmen veda etmek istemedi. 36 yıllık bir İngiliz efsanesini bir kez daha dinlememe ihtimaliyle her şarkıya eşlik ettim ben de.
Warpaint: Son iki senede albümleri “ The Fool” ile büyük başarıya ulaşan Kaliforniyalı dörtlü Warpaint, ilginç bir tercihle ana sahne yerine daha küçük olan Heineken sahnesindeydi. Sadece 7 şarkıya zamanı olan Warpaint, Bees şarkısı ile downtempo başladığı performansını Elephants ile sonlandırdı. Coachella’da da bizden tam not alan kızlar burada da uyumlarından ve performanslarından hiç birşey kaybetmemişti.

The Kooks: Geçtiğimiz sene Rock’n Coke’da ağırladığımız Brighton çıkışlı pop grubu bize çok hitap etmese de Portekizlileri zıplatmayı başarıyordu. Solist Luke Pritchard’ın üçgen şeklindeki gitarıyla çalınan yüksek tempolu pop şarkıları meşhur “naïve” şarkısıyla sona erdi.
Radiohead: Bir festivalin kapanışı için daha iyisini düşünmek sanırım imkansız. 55.000 kişinin doluştuğu Oeiras’da herkes Radiohead’i izlemek için oradaydı. Karışık ışık oyunları eşliğinde sahneye çıkan Radiohead’in benim için sadece müziğiyle değil, insan haklarına verdiği destek ile de farklı bir yere sahip olduğunu belirtmek isterim. 2 saate yakın performansında neredeyse hiç konuşmayan Thom Yorke kendini müziğe adapte ederek daha çok yeni albümden şarkılara yer vermeyi tercih etti. Şahsen eski albümleri daha çok sevdiğim için “nude”, “paranoid android” ve “idioteque”i duyduğumda daha mutlu olsam da, “yıldızların altında kanlı canlı Radiohead izlemekten daha güzel ne olabilir?” sorusunun cevabını asla veremeyeceğim sanırım. Bis sırasında R.E.M’in “The One I Love” parçasını yorumlayan Radiohead uzaklardan eski arkadaşlarına selam vermeyi de ihmal etmedi. “Street Spirit” ile bize veda eden Radiohead her zamanki gibi performansının hakkını verdi. Darısı Radiohead’i izlemek isteyenlerin başına.
Not: Bu yazı feat. dergisinin 6.sayısına yer almıştır.