Beyonce’nin önünde saygıyla eğildik!

R&B’nin kraliçesi olarak görülen Beyonce’yi beşinci albümden hemen önce “Mrs.Carter” turnesinin ilk ayağı olan Belgrad’da izledik. Henüz Türkiye’de hiç konser vermemiş olan Beyonce, eşi benzeri olmayan bir şov vaad ediyor.

Mrs. Carter adlı dünya turnesiyle anne olduktan sonra ilk defa turneye çıkan Beyonce modern feminist çizgisi bir yana turne ismiyle kafaları karıştırmayı kolayca başardı. Dördüncü stüdyo albümünden sonra beşinci albüm için çalışmalarını hızlandıran ve “Bow down” adlı single’ını da turneden birkaç hafta önce yayınlayan 31 yaşındaki Beyonce Knowles Carter bizi Belgrad konserinde tam anlamıyla ters köşeye yatırdı.

Şansımız yaver gitti

İki yıl aradan sonra ilk defa turneye çıkan diva’yı üçüncü izleyişim ise tam anlamıyla dillere destan oldu. Eski bir Beyonce hayranı olarak 10 yıl önce Londra’da sahne arkasında onunla tanıştığım hala dün gibi hafızamda. Ancak bu tanışmanın devamı olacağını söyleseler kırk yıl aklıma gelmezdi! Belgrad’daki Kombank Arena’ya girerken 10 yıl öncesinden ekipten tanıdık bir sima ile karşılaşmam sonucu satışta olmayan ve gerçek hayranlara tanınan pit’e grime hakkını elde ettim. Bu da sahnenin en ön sağ bölümünde sınırlı sayıda kişi ile birlikte Beyonce’yi en önden izlemek demekti. Yıllar sonra yaşadığım dejavu ve heyecan ile saat 21.00 sularında Beyonce dünya turnesinin açılışını yaptı. Run the World(girls) marşıyla konsere hızlı bir giriş yapan Beyonce, End of Time ile Kombank Arena’da seyircileri mest etmeyi başardı. İki sahneden oluşan performansı, tamamen kadınlardan oluşan ekibi, Madonna tarzındaki LED ekran video klipleri, parlak şık kıyafetleri ve Michael Jackson eldiveniyle gece boyunca göz dolduran Beyonce, “Halo” gibi ballad parçalara da iki saatlik konser boyunca sık sık yer verdi.  Biz de en önde olmanın verdiği şans ile merdivenlerden önümüze inen Beyonce’nin elini tutup ondan bir poz yakalamayı başardık.

Ters köşeye yatırdı

Turne açılışına Jay-Z ve kızı Blue Ivy ile birlikte gelen Beyonce turnenin adı dolayısıyla haklı olarak söylentilere yol açtı. Her ne kadar gece boyunca Jay-Z’nin yolunu gözlesek de sanatçı gecede sahne almadı. Bir başka şaşırtıcı olay ise yeni albümün ilk single’ı “Bow Down”’ın ya da herhangi yeni bir parçanın setlist’te yer almamasıydı. Bunların yerine Beyonce eski grubu Destiny’s Child’ın “Survivor” parçasına yer vermeyi tercih etti. Konserin bitişini hızlı bir parça yerine “Halo” balladıyla yapmayı tercih eden Beyonce gece boyunca yaşanan ufak pürüzlere rağmen alnının akıyla Sırp seyircileri ekibiyle birlikte selamladı.

Kim bilir, belki de mükemmelliyetçiliğiyle tanınan Beyonce turnenin ilk ayağında tüm kozlarını oynamak istemedi. Herşeye rağmen hem sesi hem de dansıyla adeta sahnede devleşen Beyonce’nin en yakın zamanda Türkiye’ye geleceğini ve rüştünü Türk seyircilere de ispatlayacağını umuyorum.

* Bu yazı Radikal’de yayınlanmıştır. http://www.radikal.com.tr/radikal.aspx?atype=radikaldetayv3&articleid=1129939&categoryid=41

 

 

 

Beyonce çılgınlığında son adım

Mrs. Carter dünya turnesini en önden izledik. Yazı ve fotoğraflar yolda!

Festival öksüzü Bodrum

Zavallı Bodrum… Yılın yarısı bir il olabilecek kadar kalabalık  ve neredeyse İstanbul’daki bütün imkanların elinizin altında olduğu bir ilçe burası; ancak düzgün bir müzik festivalinden yoksun bırakılmış. Yıllardır Turgutreis marina ve Gümüşlük’te yapılan klasik müzik festivallerini göz ardı ederseniz Bodrum’un gerçek bir pop/rock festivali olmadığını fark edersiniz.  Yalıkavak Palmarina’ya yapılan milyonlarca yatırım ve bu sayede başlayan yaz konserleri dışında bir de Bodrum kale’de yapılan konserler ve bir iki klüp/bar’da sahne alan sanatçı… Bodrum’un pop/rock konserleri de bu kadardan ibaret. O zaman sorarım size… Neden Bodrum’un bir rock festivali yok? Buraya yazın akın eden genç nüfus ve turist sayısını göz önüne alınca Bodrum çok daha iyisini hak ediyor. Sizce de öyle değil mi?

Okyanus kokulu festival: Optimus Alive

Bu kez istikamet Lizbon. İspanya’nın hemen yanındaki Portekizden, okyanus kenarında bir festivalden yana kullanıyoruz tercihimizi. Beniccasim festivali ile çakışan ve programları bir hayli benzeyen Optimus Alive’ı tercih etmemizin tek sebebi ise hem Radiohead’in hem de Florence + The Machine’in bu festivalde sahne alacak olmasıydı.

2007’den bu yana Alges nehrinin yanındaki Oeiras’da düzenlenen Optimus Alive kartlarını mainstream sanatçılara oynayan bir festival. Bir nevi Rock’n Coke vari diyebiliriz. Gelin görün ki bu festival yolculuğu ile her ayrıntı planlandığı gibi gitmedi. Uzun kuyruklar, yarım yamalak dinlenebilen konserler, son dakika iptal olan bir konser; ama bunların yanısıra gelen sürpriz arkadaşlıklar ve üç sahneye bölünmüş nefes kesici performanslar yaşandı bu festivalde. Etkileyici bir iphone aplikasyonuna rağmen basit organizasyon hatalarını görmezden gelmeye çalışarak kısaca konserleri gözden geçirelim…

 

Snow Patrol: Ağlamaklı pop şarkılarını dinlemeyi bırakalı baya oldu; ama eski hit parçalarının hatrına  İrlandalı / İskoç beşli Snow Patrol’a kulak verdim. 2000’lerin başında özellikle Grey’s Anatomy dizisinde kullanılan “Chasing Cars” şarkısı ile ünlenmiş grup bana sorarsanız catchy pop şarkısı yazan ve asla bir Coldplay kadar büyük olamayacak bir grup. Ana sahnenin görkemi arasında 5 dikdörtgene bölünmüş ışık oyunlarına yer verirken şarkılarının romantik ve bir o kadar dramatik halleriyle detone olmadan;ama tek düze bir performans sergiliyorlardı. Konserin yarısını metrelerce uzaklarda, bilekliğimi almak için bir saat kadar sırada beklerken dinledim. “Just say yes” ile konserini bitiren Snow Patrol bir kez daha neden teenage kızların sevgilisi olduğunu bana hatırlattı.

The Stone Roses: Festivalin ilk gecesi headliner’ı sayesinde bir efsanenin geri dönüşüne tanıklık etti. Bu yaz neredeyse tüm Avrupa festivallerini gezen The Stone Roses bu kez Portekiz’deydi. Yıllar önce Amsterdam’da solo izlediğim Ian Brown’u bu kez The Stone Roses ile izlemek düşündüğümden farklı bir tecrübe oldu. Yılların izlerini yüzünden saklayamayan Brown, ilerleyen yaşını saklamasa da Ethiopia bayrağı ile çıktığı sahnede geri dönüşünü kutluyordu. “I Wanna Be Adored” parçası ile konsere başlayan Manchester’lı dörtlü, konserde “Made of Stone”, “Waterfall” gibi efsanevi şarkılarını seslendirip “I am the resurrection” ile sona erdirdi. Konserin ilk yarısı enerjisizliğini hissettiren solist Ian Brown neyseki konserin ikinci yarısında kendini toparladı.

Mumford & Sons: Daha önceden Lowlands ve Coachella festivallerinde izlediğim folk rock’ın dahi Amerikalı grubu Mumford & Sons ilk kez Portekiz’deydi. Birkaç hafta önce elini kıran Marcus Mumford, grubun turne imkanlarını zorlayarak 2 ekstra grup elemanıyla turneye devam ediyordu. 11 şarkılık setlist’ine ukulelede en çok çaldığım parçalardan Little Lion Man ve Winter Winds’i de sığdıran grup, yeni albümünden de bahsetmeyi ihmal etmedi. Eski şarkıları artık ezberdik, yeni şarkıları bekliyoruz dedik ve gecenin hayalkırıklığına doğru ilerledik.

Morcheeba: “Morcheeba mı? Hani Florence + The Machine izlemeye gidiyordun?” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız, plan öyleydi; ama her şey planlandığı gibi gitmedi maalesef. Festivalin başlamasından bir gün önce ses kaybı yaşadığı için Beniccasim ve Optimus Alive festival performanslarını iptal etmek zorunda kalan Florence ben dahil olmak üzere birçok müzikseveri hayalkırıklığına uğrattı. Bütün sene Ceromials albümünü dinleyip avunurken bu iptal şok etkisi yapmıştı. Öyle ki insanlar alanda Florence’ın fotoğrafının yanına gidip “damn you!” diyorlardı. Bu trajikomik tabloyu unutmaya çalışıp son dakikada Florence + The Machine’in yerine konan Morcheeba’yı izlemek için ana sahne alanında buldum kendimi. Herkesin şaşkınlığını ve hayalkırıklığını fark etmiş olacak ki, İngiliz trip-hop grubunun solisti Skye Edwards “Biliyoruz bu gece Florence’ı izlemeyi bekliyorsunuz ama elimizden geleni yapacağız” diyerek açılışı yaptı. Bir Cumartesi gecesi trip-hop şarkılarıyla salınırken “şimdi bir Florence şarkısı söylese bomba olurdu” diye içimden geçirirken sanki o anda düşündüğümü hissetmiş gibi Edwards şarkı arasında “keşke Florence şarkısı bilseydim, size söylerdim” diyip “You’ve got the love” parçasını mırıldandı ve konserine devam etti. Eh, ne yalan söyleyelim, Florence’ın yerini doldurmak pek de kolay değil. Görünüşe göre Portekizliler benimle hemfikirdi. Taksi şöförleri bile.

The Cure: Florence şokunun hemen ardından bir başka efsaneyi, The Cure’u ağırladı Optimus Alive sahnesi. 2003 yılında Rock’n Coke organizasyonuyla ülkemize gelen The Cure’u yurtdışında olduğum için izleme fırsatı bulamadığım için bu performans için epey heyecanlıydım. Solist Robert Smith’in ilerleyen yıllara karşı sahnede nasıl genç ve güçlü durduğunu görmek büyüleyiciydi. Plainsong ile konsere başlayan The Cure, üç bis yaptığı üç saatlik performansında tüm bilinen şarkılarını çaldı ve adeta yıllara meydan okudu. Kimse onların bu kadar uzun sahnede kalmasını beklemiyordu. Gece sıkı ayaz yapan mekana The Cure resmen veda etmek istemedi. 36 yıllık bir İngiliz efsanesini bir kez daha dinlememe ihtimaliyle her şarkıya eşlik ettim ben de.

 

Warpaint: Son iki senede albümleri “ The Fool” ile büyük başarıya ulaşan Kaliforniyalı dörtlü Warpaint, ilginç bir tercihle ana sahne yerine daha küçük olan Heineken sahnesindeydi. Sadece 7 şarkıya zamanı olan Warpaint, Bees şarkısı ile downtempo başladığı performansını Elephants ile sonlandırdı. Coachella’da da bizden tam not alan kızlar burada da uyumlarından ve performanslarından hiç birşey kaybetmemişti.

The Kooks: Geçtiğimiz sene Rock’n Coke’da ağırladığımız Brighton çıkışlı pop grubu bize çok hitap etmese de Portekizlileri zıplatmayı başarıyordu. Solist Luke Pritchard’ın üçgen şeklindeki gitarıyla çalınan yüksek tempolu pop şarkıları meşhur “naïve” şarkısıyla sona erdi.

Radiohead:  Bir festivalin kapanışı için daha iyisini düşünmek sanırım imkansız. 55.000 kişinin doluştuğu Oeiras’da herkes Radiohead’i izlemek için oradaydı. Karışık ışık oyunları eşliğinde sahneye çıkan Radiohead’in benim için sadece müziğiyle değil, insan haklarına verdiği destek ile de farklı bir yere sahip olduğunu belirtmek isterim. 2 saate yakın performansında neredeyse hiç konuşmayan Thom Yorke kendini müziğe adapte ederek daha çok yeni albümden şarkılara yer vermeyi tercih etti. Şahsen eski albümleri daha çok sevdiğim için “nude”, “paranoid android” ve “idioteque”i duyduğumda daha mutlu olsam da, “yıldızların altında kanlı canlı Radiohead izlemekten daha güzel ne olabilir?” sorusunun cevabını asla veremeyeceğim sanırım. Bis sırasında R.E.M’in “The One I Love” parçasını yorumlayan Radiohead uzaklardan eski arkadaşlarına selam vermeyi de ihmal etmedi. “Street Spirit” ile bize veda eden Radiohead her zamanki gibi performansının hakkını verdi.  Darısı Radiohead’i izlemek isteyenlerin başına.

Not: Bu yazı feat. dergisinin 6.sayısına yer almıştır.

 

Madonna hüsranı…

Dürüst olacağım. Madonna konserine gitmeden önce hiç heyecanlı değildim; ama pop ikonunu izlemeyi yıllardır istiyordum. Tek söylediğim şey Madonna iyice yaşlanmadan, performansı düşmeden izlemek istediğimdi. Ve maalesef dün gece anladım ki çok geç kalmışım. 53 yaşındaki Madonna Live Nation’la yaptığı 150 milyon dolarlık anlaşmanın esiri olmuş. Dev sahne, iyi görseller ve başarılı dansçıların arkasına sığınıp sesini çıkaramaz olmuş. Zaten 45 dakika geç çıktığı konserde hantallık ve şarkı söyleyememe durumlarına berbat bir playlist de eşlik edince bizim halimiz de esnemek olmuş. Sonuç: hayal kırıklığı.

Konserden önce çıkan DJ’in rezilliğini, Madonna’nın oğluğunu ve sevgilisini sahneye çıkartışını, konser çıkışında mekandan kendimizi eve atma çabamıza hiç değinmek bile istemiyorum. Umarım Madonna turnenin devamında kendini rezil etmeye devam etmez ve konserde tamamen playback yapar. Artık hareketli şovlar sana fazla sevgili Madonna. Bıybıy!

 

Lollapalooza, Bonnaroo ve ATP hakkında ilginç bir grafik

Böylece bir festivalde yer alan sanatçılar kadar o festivalin merkezi olması ve/veya o festivale ulaşımın kolay olmasının ölümcül önem taşıdığını yeniden görmüş olduk.

Bon Jovi arenadaydı

Büyük bir heyecanla bekledim, konser günü yorgunluktan neredeyse gitmekten vazgeçiyordum, tek başıma izlemek gibi bir talihsizlik de yaşayıp şarkıları bağıra bağıra söyleyemeyince tadım tuzum kalmadı ve erken çıktım. Ama, o nasıl konserdi öyle!

Meğer Türkiye bunu bekliyormuş, İstanbul’da evde oturan kalmamıştır muhtemelen, Aslantepe’de stadyum öyle dolu olduğuna göre.

“Raise Your Hands”le eller havaya şeklinde başlayan konserde, o eller aşağı hiç inmedi. “You Give Love A Bad Name” marş edasıyla söylendi elbette. “Bed of Roses” ise ışıklandırmanın etkisiyle gülden bir yatağa dönüşen seyircilerin görüntüsünü yansıttı.

Jon Bon Jovi insanı, göz kamaştırıyordu her zamanki gibi. Grup, yoğun ve disiplinli çalışmanın ürünü belli ki. Bütün konser boyunca Richie Sambora neden ayrılmadı bu gruptan diye düşündüm. Demek ki çok güzel bir sinerji var, bir aile yapısı oluşturulmuş. Doğru ve düzgün çalışmanın keyfine varılmış. Bunu sahnede de net olarak gördük. Türk halkı da apayrı bir Jon hastasıymış onu da görmüş olduk.

Sambora’nın gitar soloları ile eridik. Canlı canlı izlemiş olmanın gururunu taşıyoruz artık.

Sahnedeki dev LED çok iyi tasarlanmış. Stadyum konseri konusunda deneyimli olmak bu olsa gerek. Organizasyonun yerleştireceği LEDlere güvenmek yerine taşımışlar sahne ile birlikte. Konsere eşlik eden görsellere gelince, epey uğraş verilmiş ama mekanik bir his yarattı bende nedense.

Gelelim Galatasarayın yeni stadyumunda konser olur muydu sorusuna. Mis gibi de olmuş tabii ki. Girişte sıkıntı yaşamadık, çıkıştan korktuğum için erken kaçtım. Taksi durağı olmadığını sanıyorum ki taksi bekledim yoldan geçsin diye. Bir metro durağı lafı geçiyor ama polis amcaların dediğine göre çıkışı ters tarafa vermişler, konserde yani. Bilemedim. Geniş bir stadyum, girişi vs’si. Basın tribününün üzerinde volkanik patlamanın izleri gibi bir toz birikintisi vardı, hiçbir yere değmeden oturmaya çalıştık. Berbattı.

Çıkışta bir felaket yaşandı ise bilenler anlatsın..

Benden bu kadar. Bon Jovi geldi geçti, afiyet olsun.

Jamie Cullum Türkiye’ye daha sık gelsin!

Hala dün geceki Jamie Cullum konserinin etkisindeyim. Hayatımda nadiren bu kadar enerjik bir sahne performansı izlemişimdir. Eminim sizin için de geçerlidir sevgili okuyucular. Eğer aksini düşünüyorsanız muhtemelen konseri izlemediniz ya da iş yorgunluğundan konserde sızdığınızı düşünüyorum. Gözüm görmesin sizi.

İlk geldiğinde izleme şansı bulamadığım Cullum’un bu Türkiye’ye ikinci gelişiydi. Samimi bir itirafta bulunmak gerekirse caz festivalinde en çok merak ettiğim isim oydu. Santralistanbul’da bir doğumgünü partisinin ardından kıyı amfi’ye girdik. Gece boyunca aklıma takılan tek konu ilk başta karşılaştığımız uygulamaydı. Giriş ve bileklik konusu bana çok mantıklı gelmedi çünkü birçok kişinin içeri sıvışmış. Neyse bu konuya çok takılmadan konserden bahsetmek istiyorum.

Amfi’deki yerimizi aldıktan sonra o minik hiper adamı sahnede gördük sonunda. Yine aynı şıklıkta karşıladı bizi. Yaklaşık 2 saat süren konserinde setlist olmaması da oldukça ilginçti bence. Doğaçlama yeteneği ve enerjisine adeta hayran kaldım. Kendisi bir piyanonun başında, hop üzerinde, hop sahne önünde seyircileri kucaklıyordu. Yorumladığı farklı parçaları dinlemek de oldukça ilginç ve eğlenceliydi. Sıkıcı bir caz konserinin s’si yoktu konserde. Ayrıca konserin sonlarına doğru iki yandan başlayan ezan’a meydan okuyan ve ses’e piyanosuyla eşlik eden Jamie bizden on puan aldı. Sadece performans olarak değil şov olarak da dört dörtlüktü Jamie Cullum konseri. İçtenliğine bittik.

Yine gel Jamie! Arayı fazla açma lütfen.

Vincent Moon ile bir gün

Belki onu tanıyorsunuz ya da tanımıyorsunuz. Tanımayanlarınız için onun kim olduğunu kısaca açıklayım. Meşhur La Blogotheque ekibinin oluşmasını sağlayan Fransız yönetmen kendisi. Biraz deli, biraz manik ama şimdiye kadar gördüğüm en özgür insan. Evi yok, beş parasız ; ama sırt çantasıyla dünyayı gezip müzisyenleri çekiyor. İşin en güzel yanı da bu basit hayat tarzından çok memnun.

Dün kendisiyle kebap yerken röportaj yaptım. Hayatımın en ilginç röportajıydı galiba. Acayip garip kafada bir adam Vincent. Röportajdan sonra Selda Bağcan’ı çekebilmek için onun ofisine, ikna turuna gelmemi istedi. Ben de zevkle ona eşlik ettim. Hayatımda daha önce hiç Unkapanına, plakçıların olduğu o meşhur binaya gitmemiştim. Herşeyin bir ilki var derler ya, herşey öyle oldu. Selda Bağcan ile tanıştık, sohbet ettik, ikna etmeye çalıştık. Pek başarılı olamadık ama Vincent ile yarım gün geçirmiş oldum. Ona çok özendiğimi söylemek zorundayım dostlar. Olur da birgün ortadan yok olursam bilin ki dünya turuna kaçtım.

Vincent Moon ile yaptığım röportaj haftasonu Sabah gazetesinde yayınlanacak. Okuyun, bilgilenin, özenin.

Bükreş’te birkaç gün ve Suede konseri

Eminim Bükreş’te yaz tatilini geçirmek çoğu kişinin aklından geçmiyordur. Balkanlar’da eski komünistlerden kim kaldı denince akla gelen birkaç başkentten biri olan bu şehir turist çeken bir cazibe merkezi kesinlikle değil. Öyle ki burada yabancı turistlere rastlamak nadir görülen bir durum. Peki acaba 90′larda fırtına gibi esen britpop rüzgarının öncülerinden Suede’i buralara getiren neydi? Bu sorunun cevabı beni aşıyor sevgili okuyucu.

Suede’i izlemek için gladyatörlerin dövüştüğü arenalara benzeyen, uzunca bir dikdörtgen biçimindeki açık hava mekanında yerimizi alıyoruz. Hava çok sıcak, bira almak için  bara yöneliyorum. Bu esnada sahnedeki DJ birşeyler çalıyor ama ne çaldığı aklımda kalmıyor. Karanlık çöküyor ve Suede sonunda sahneye çıkıyor, solist Brett Anderson çok enerjik, oradan oraya zıplayıp duruyor. ‘Animal Nitrate’, ‘Trash’, ‘Saturday Night’ ve ‘Beautiful Ones’ illaki çalınıyor ama benim pek sevdiğim bir diğer parça ‘Lazy’ nedense çalınmıyor. Seyirci performanstan memnun, coşkulu bir kalabalık grubun enerjisine uyum sağlıyor. Arada yavaş şarkılara da yer veriyorlar. Grubun David Bowie’den ne kadar etkilenmiş olduğu çok açık, Anderson’un sesi ve tipi bile Bowie’yi andırıyor. Tam son şarkı çalınırken öyle bir yağmur bastırıyor ki nereye kaçacağımızı şaşırıyoruz, sonunda çıkıştaki köprünün altına sığınıyoruz. Beklerken kulağıma türkçe konuşmalar çalınıyor. Böylece dünyanın neresine giderseniz gidin Türkler’le karşılarsınız tezi bir kez daha doğrulanıyor.